13.4 C
İstanbul
Cuma, Aralık 4, 2020

Türkiye’de Yabancı Sermayenin Dünü, Bugünü; Trend ve Beklentiler

İlginizi Çekebilir

Arif Ersoy’u Anlamak

Merhum Arif Ersoy Hocamız, insanlık yanarken su taşımayı hiç bırakmadı ve bitaraflardan olmadı.Kaybettiklerimizin kıymetini sonradan anlamak gibi, çıkasıca bir huyumuz var. Hatta maalesef, sadece...

Basra Körfezi’nde Bir İnci: Bahreyn

Petrolün yanı sıra inci üretimiyle de dikkat çeken Bahreyn, Basra Körfezi’nde yer alan bir ada ülkesi…Asya Kıtası, dünyadaki en büyük kara parçası olarak biliniyor....

Çalışan Motivasyonunu Artırma Yolları

Yazı: Cem EkerPandemi sonrası yeni bir hayata başlarken şirketlerde çalışan motivasyonu nasıl yükseltilir?Yeni tip koronavirüs (COVID-19) salgını, 2020’nin ilk çeyreğinde iyiden iyiye kendini göstermeye...

Medeniyetlerin Buluşma Noktası Sri Lanka

Yazı: Gültuğ ErdölMuhteşem doğası, dikkat çekici yapıları ve farklı kültürden insanları ile Sri Lanka…Dört tarafı denizlerle çevrili Sri Lanka, büyük ve bereketli nehirleri...

Dünya üzerinde Türkiye’nin de aralarında bulunduğu gelişmekte olan ülkeler grubu, kalkınmalarını finanse edebilmek, yeni yatırımlar gerçekleştirebilmek ve gelişmiş ülkeler ile aralarındaki ekonomik farkı kapatabilmek adına yüksek finansmana ihtiyaç duyar. Genellikle tüketim ağırlıklı büyüme modellerinin gerçekleştiği gelişmekte olan ülkelerde; yetersiz iç tasarruflar, sanayileşme ve kalkınma hamlelerinin yüksek finansman gereksinimi, ithal ürüne bağlılık, yetersiz ulusal döviz miktarı gibi sebeplerle oluşan bu finansman açığı dış kaynaklı yollarla giderilir. Teorik çerçevedeki bu görünümü, Türkiye özelinde değerlendirdiğimizde önemli ölçüde dış finansman ihtiyacına sahip olduğumuz gerçeği kendisini gösteriyor. Rakamsal olarak kısa vadeli dış borç stokuna baktığımızda eylül ayı itibarıyla 175 milyar dolar düzeyinde bir miktar ile karşılaşıyoruz. Buna yaklaşık 45 milyar dolar yıllık cari açık miktarını eklediğimizde önümüzdeki on iki aylık dönem içinde finansman ihtiyacının kabaca 220 milyar dolar düzeyinde olduğu görülüyor. Gelişmekte olan ülkelerin karakteristik özelliklerin taşıyan Türkiye; süregelen bu dış finansman ihtiyacını başta portföy yatırımları ve doğrudan yatırımlar olmak üzere çeşitli formlarda karşılamıştır. Türkiye’ye gelen bu yabancı seyrinde en önemli gelişmelerden biri süphesiz 24 Ocak Karaları olmuştur. 1980 yılında açıklanan istikrar paketi il dış ticaret serbesleştirilmiş, yabancı sermaye yatırımları teşvik edilmiştir, kar transferlerine olanak sağlanmıştır. Bu tarihe kadar gelişmekte olan diğer ülkelere göre oldukça düşük kalan yabancı sermaye girişinin bu kararlar ile teoride önü açılmıştır. Ancak 1980 döneminde uygulamada ağırlıklı olarak korumacı yaklaşımların sergilenmesi, bununla birlikte siyasi ve ekonomik dalgalanmalar ile geçen 1990 dönemi; yabancı yatırımların ili olarak önünün açılmasını 2001 krizinden sonraki döneme ertelemiştir. Küresel krize kadar hem doğrudan yatırımlar hem de portföy yatırımları bu dönemde ivmelenerek artmış, küresel krizde kısa süreli ivmesini kaybetse de hemen ardından tarihi zirvelerine ulaşmıştır. Yabancı sermayenin hareketlerinde dönüm noktalarında biri de hiç şüphesiz 2008 krizi oldu. 2008’de yaşanılmış olan bankacılık ve likidite krizi, uluslararası sermaye akışlarında yeni bir ekonomik konjonktürün kapısını açtı. Bu ortamda yakın döneme gelene kadar piyasalarda gelişmiş ülkelerin şişen bilançoları sayesinde ucuz likidite bolluğu vardı. Bu da gelişmekte olan ülkelerin sermayeye ulaşımını kolaylaştırıp, ucuz maliyetli dış finansman imkânını sağladı. Gerek uluslararası kredi piyasasında gerekse portföy yatırımları pazarında sermaye akışının yönü bu trendle gelişmekte olan ülkelere dönmüştü. Ülke olarak biz de bu noktada 2011-2013 döneminde yabancı sermaye girişleri açısından tarihi yüksek dönemlerimizi yaşadık. Kümülatif olarak değerlendirdiğimizde 2002 yılından itibaren 2018 yılına gelene kadar ülkemiz 200 milyar doların üzerinde doğrudan yatırım, 160 milyar doların üzerinde portföy yatırımı çekmeyi başarmıştır. Ancak bu durum başta ABD olmak üzere para politikalarında normalleşme sürecinin başlatılması ile özellikle portföy yatırımlarında sekteye uğrarken, 2018 yılı gelişmekte olan ülkeler için sermaye akışı noktasında çıkış trendinin ağırlıklı olarak gündemde kaldığı bir yıl olarak tamamlanma yolunda ilerliyor. Sermaye girişlerinin detayına indiğimizde en aktif ve hareketli kalem olan portföy yatırımları kısa ve orta vadede ülke olarak ihtiyaç duyduğumuz sermaye açığını karşılarken bu durum enflasyonist baskı ve faizlerdeki yüksek görünümü koruma eğilimi gibi sebeplerden dolayı uzun vadede yan etkileri olan, sürdürülmesi maliyetli bir formda karşımıza çıkıyor. Geleceğe yönelik baktığımızda bu nansal yatırımları “FDI” olarak isimlendirdiğimiz doğrudan yatırımlara dönüştürmemiz ve bunun için uygun ortamı tesis etmemiz gerekiyor. Karakteri gereği volatilitesi yüksek olduğu için iç ve dış şoklara karşı kırılgan bir yapıya sahip olan nansal yatırımları; sürdürebilir, uzun vadeli ve sağlam temellere dayalı bir kalkınma modeli gerçekleştirebilmemize olanak sağlayan doğrudan yatırım formuna dönüştürebilmemiz çok kritik bir önem taşıyor. Doğrudan yabancı yatırımlar, en başta yatırımın yapıldığı ülkeye sabit ve uzun süreli bir katma değer sağlama potansiyeli taşıyor. Ülkenin iç faktörlerine ilave kaynaklar yaratırken, istihdam alanında da yeni potansiyellerin önünü açıyor. Doğrudan yapılan yabancı yatırım ile ev sahibi ülkede rekabet şartlarının daha da iyileşmesine olanak sağlanırken; vergi gelirleri bu durumdan pozitif etkileniyor. Ayrıca yatırımcı ülke ev sahibi ülkeye yatırım yaparken ana yatırım tesislerinin yanında yatırım için gerekli olan tamamlayıcı yatırımları da ülkemize kazandırıyor. Bununla birlikte, teknoloji ve enformasyon transferi noktasında da doğrudan yatırımlar ülkemize doğrudan katkılar sağlıyor. Bu söylediklerimizden yola çıkarak doğrudan yatırım noktasında baktığımızda, ülke olarak hâli hazırda kullanabileceğimiz çeşitli avantajlar taşımaktayız. Nitelikli ve rekabetçi iş gücümüz, genç ve dinamik nüfusumuz, jeopolitik konumumuzun sağladığı avantaj, düşük vergiler ve yatırımcıyı teşvik edici düzenlemeler gibi sebepler ülkemizi dış yatırımcı için cazip bir pozisyona getiriyor. Bunun yanı sıra siyasi ve ekonomik istikrarın sürdürülebilir olması yatırımcıya uzun vadeli kararlarında güven ortamı sağlayabilmek adına elzem bir şekilde karşımıza çıkıyor. Yatırımcıya bu güveni verebilmemiz durumunda oldukça müsait koşullar, özellikle Avrupa periferisinde baktığımızda yüksek iç pazar hacmi gibi avantajlar bizi yatırımcı için en ideal konuma koyacaktır. Son dönemde yaşamış olduğumuz dalgalanmaların stabilize olduğu bir periyoda doğru ilerliyoruz. Bu dönemde döviz kurunda yılbaşına göre yaşadığımız değer kaybını katma değere çevirebilmemiz mümkün.

Borsada varlık yatlarımız hiç olmadığı kadar çok uygun. İç piyasada borçlanma senetlerinde, kira serti kalarında yabancı sermaye için çok uygun oranlar var. Yabancı yatırımcı konut sektörümüze çok ciddi teveccüh gösteriyor. Nitekim açıklanan her aylık rakamda yabancılara yapılan konut satışları yıllık yüzde 100’ün üzerinde artıyor. Aynı şekilde istikrarın tesis edilmesi ile birlikte vadettiği güçlü potansiyel ve atılacak doğru bürokratik adımlar yabancı sermayenin ülkemize girişinde ivmeyi artıracaktır. Yabancı sermayenin ülkemize çekilmesinin artırılması noktasında da aslında kamu nezdinde de ciddi çalışmalar yürütülüyor. Yatırım ofisi bizzat Cumhurbaşkanlığı himayesinde faaliyetlerini sürdürüyor.

Ülkemize Yabancı Yatırımda Finans Sektörü Ön Planda

Yakın dönemde yabancıların yurt içi borçlanma piyasalarına, sermaye piyasalarına, borsaya ve konut sektörüne getirdikleri sermaye ölçütünce vatandaşlık hakkı almalarını sağlayan limitler oldukça uygun seviyelere indirildi. Bu doğrultuda da aslında yakın zamanda açıklanan Dünya Bankası’nın yayınladığı iş yapma kolaylığı endeksinde Türkiye 17 sıra birden yükselerek 190 ülke arasında 43. Sıraya yerleşmiş, yapılan reformlar ile en fazla iyileşme gösteren ilk 10 ülke arasında yer almıştır. Bu noktada içinde bulunduğumuz finans sektörüne de ayrı bir parantez açmak istiyorum. Son 15 yılda ülkemize en fazla doğrudan yabancı yatırım çeken sektör olarak yüzde 35 ile finans sektörü ön plana çıkarken, onu yüzde 24 ile imalat, yüzde 12 ile enerji sektörü izliyor. Yabancı ortaklığın çok yoğun olduğu sektörümüzde, ekstra yabancı sermayenin ülkemize kazandırılması için sektörümüz ciddi çaba sarf ediyor. Her yıl düzenli periyotlarla yatırımcı buluşmaları gerçekleştiriyoruz. Yurt dışında düzenlenen toplantılarda ülkemizi, sektörümüzü bilhassa katılım finans sektörünü tanıtmada gayret gösteriyoruz. Bu toplantılarda ülkemize olan ilginin oldukça yüksek seviyede olduğunu söylememiz mümkün. Ancak bilgi eksikliği, yanlış algı ve kara propagandalar neticesinde bazı “körlükler” oluşmuş. Tüm sektörlerin temsilcileri olarak bu algı ile etkin bir şekilde mücadele etmemiz gerekiyor. İmkânımız var, potansiyelimiz var, uygun ve gelişmekte olan bir yatırım ortamımız var. Geriye bunları doğru bir şekilde aktarmak ve disiplinli bir şekilde çalışmak kalıyor.

Albaraka Türk Katılım Bankası A.Ş. Baş Ekonomist Ömer Emeç

Daha Fazla

Katılım Haberleri

Albaraka Türk’ten Doğal Gaz Açıklaması 

Albaraka Türk Katılım Bankası Genel Müdürü Melikşah Utku, Karadeniz'de keşfedilen doğal gaza ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Utku, "Yenileme dönemi gelen doğal gaz anlaşmalarında sahip olduğumuz...

Albaraka’dan “Güvenli Ödeme Sistemi”

Albaraka Türk Katılım Bankası, Türkiye Noterler Birliği ile iş birliği yaparak, ikinci el motorlu kara taşıtı alım-satımında, taşıtın mülkiyeti ile satış tutarının güvenli ve...

Dergiden Son Yazılar

IBOR Geçişi Nasıl Zorluklar Getirebilir?

IBOR’un, (Bankalararası Teklif Edilen Faiz Oranı) 2021 yılı sonunda devre dışı bırakılması planlanıyor.Yeni tip koronavirüs (COVID-19) salgınının küresel etkilerine rağmen LIBOR’u (Londra Bankalararası Para...

Türkiye’de İşletmecilik Öğretimi

Ülkemizdeki işletmecilik öğretim mimarisinin, kısa sürede çıkış yolu olmayacağı bilinciyle yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.Türkiye’deki işletmecilik öğretimi, 50 yıllık süreyi geride bırakmıştır. İstanbul Üniversitesi İktisat...

Katılım Bankalarında Likidite Riski

Likidite riskinin belirlenmesi, bankaların piyasa risklerine karşı pozisyon almalarında büyük önem taşımaktadır.Dünyada finansal liberalizasyonun hızlandığı 1980’li yıllardan beri bankalar, birçok şirket için önemli bir...

Altın, “Güvenli Liman” mı?

Altın, birkaç yıl daha güvenli liman şeklinde yatırımcıların gözdesi olmaya devam edecek.Altın, ABD’nin para birimi dolara olan güvenin azaldığı dönemlerde parasal varlıkların korunması açısından...

İslami Finans ve Akıllı Sözleşmeler

Blockchain’in sağladığı akıllı sözleşme teknolojisi, birçok sektöre şeffaflık sağlaması nedeniyle İslami finans dünyasında da tercih edilmektedir.Blockchain teknolojisi, dünyada hızla yayılmaktadır. Sözkonusu teknolojinin fayda sağladığı...
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezleri kullanıyoruz. Sitemizi kullanmaya devam etmeniz durumunda, çerez kullanımımıza onay veriyor sayılırsınız.
Onayla
Privacy Policy